Advert
Advert
SON DAKİKA
Advert

AKP ‘TÜRKİYE MODELİ’NİN SONU MU?

Son Güncelleme :

03 Mayıs 2022 - 16:09

reklam
AKP ‘TÜRKİYE MODELİ’NİN SONU MU?
reklam

AKP ‘TÜRKİYE MODELİ’NİN SONU MU?

Yıllar önce Paris’te tanıştığım Tarık Ramadan günümüzün en önemli ‘İslamolog’larının başında geliyor. Oxford’da ve dünyanın daha birçok üniversitesinde İslami konularda dersler veren bir profesör. İslam hukuku ve İslam ahlakı, İslamofobi, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, Müslüman dünyanın bugünkü durumu gibi konularda çok sayıda eseri vardır.

Yani, ‘menfaat karşılığı tetikçilik’ yapmayan AKP’li okur-yazarların kulak vermelerinde yarar olduğu ‘kardeş’lerin başında geliyor olmalı. Birkaç yıl önce Toronto’da verdiği ‘İslam ruhunu canlandırmak’ başlıklı konferansı’nı YouTube’te izlemiştim. Tarık Ramadan, o konuşmasında, Tayyip Erdoğan’ı bir zamanlar Hüsnü Mübarek’e önerdiği şeyi yapmaya, yani ‘bir gün çekilmeyi bilmesi gerektiğine’ dair sözlerini hatırlatarak, aynısını yapmaya davet ediyordu.

‘Türkiye’nin Müslüman çoğunluklu ülkeler için bir model olamayacağına’ işaret eden Tarık Ramadan, sözü günümüze getirerek “Liderler, iktidarın zaman ile sınırlı olduğunu anlamalı ve bir gün ayrılmalıdırlar. Bırakın, bırakın ve bırakın da başka insanlar gelsin” diye konuşuyordu. Bu sözlerinin ‘Yapıcı eleştiri’ olduğunu, bir yıkıcılık amacı bulunmadığını ve ‘sadece Türkiye için en iyisini istediğini’ belirtmeyi ihmal etmeden.

Tarık Ramadan konuşması boyunca, ‘liderler’ ve özellikle ‘İslamcılar’a yönelik eleştirilerde bulunuyordu. ‘İslamcılar’ı, ‘daha büyük iktidar peşinde koşmak’ ve ‘uzayan sürelerde iktidarda kalmanın zararları’ konularında uyarıyordu.

Eleştirilerinin hedefine, dedesinin kurucusu, babasının önemli bir yöneticisi olduğu Mısır Müslüman Kardeşleri’ni de yerleştiriyordu. Müslüman Kardeşler’i ‘iktidar tutkusu’na kapılarak, ‘yanlışlar yapmak’ ile eleştiriyordu.

‘MUTLAK İKTİDAR MUTLAK İKTİDAR BOZAR’ VİRÜSÜ KAPARAK HASTALANMAK

Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarı ve onun AKP’si, ‘Milli Görüş’ geleneğinin canlandığı ve bir ‘Müslüman Kardeşler türevi’ haline geldiği ölçüde kötüledi. Bir yandan ‘mutlak iktidar mutlak iktidar bozar’ denilen ‘virüsü’ kaparak hastalandı. Bir yandan da iktidara daha da sımsıkı sarıldı ve bunu yaptığı ölçüde, – FETÖ ve MAFYÖ ile iktidarını kötüye de kullanarak- paradoksal biçimde ‘Ak Parti’nin’ 2002’deki iktidarından beri uluslararası gündeme giren ‘Türkiye modeli’nin sonunu getirmeye başladı.

Hiç gitmeyecek gibi hareket eden, müteahhitlere söz verirken önce kendini teminat gösteren, işini sağlama almak isteyen yatırımcıların Londra mahkemelerini adres göstermesini sineye çeken bu iktidar, şimdilerde de “Devlette devamlılık esastır, biz gitsek de…söke söke alırlar” diyerek rant çevrelerini ikna etmeye çalışıyorsa bir dönemin öyle ya da böyle sonu geliyor gibi görünmektedir.

‘Niçin’ diye soracaksanız… Çünkü, umudun döllediği 2002’nin konjonktüründe dünyaya gelen siyasal bir bebekten, demokrasimizi katleden bir güç tekelcisi yarattık bu yirmi sene zarfında. Evdeki bulgurdan olmak yetmezmiş gibi, ne durdurabiliyoruz şimdi onu, ne önlem alabiliyoruz bir başka. Korku ve kaygıyla izliyoruz, sonun gelmesini bekler gibi adeta.

Ne ki bütün bunlara sebep olanın, dönüp dolaşıp bizi aynı yere getirenin, “devlet” dediğimiz kurumun tarih içinde aldığı mahiyet olduğunu göremiyoruz bir türlü.

Uygar Batı dünyasının ayırt edici yapıtaşlarından olan “ekonomik artık”ın nesillerden nesillere aktarılması, Hıristiyan toplumlarda kolaylıkla mümkün iken; İslâm’da bunun “devlete dönmesi ve onun tarafından yeniden dağıtılması” esası, farklılıkları belirleyegelen bu meselenin püf noktasıdır.

Ekonomik hiyerarşide diğerinin tersi gibi işleyen bu oluş biçimi, İslâm âleminin esas olarak ticaret ve sanayi ile değil de, “güç” ile inşa edilmesine, “güç”ten beslenmesine, o “güç” yok olunca da aç kalmasına yol açıyordu.

O “güç” ki, hiç dingin olunamayan ve sürekli güvenlik gerektiren haydut ve terör ilişkilerine, küresel çekirgeler gibi oradan oraya sıçrayarak gezinen sıcak ve karapara hareketlerine, mafyacı, kaypak ve karanlık yol arkadaşlıklarına bağlı kültürlerin birbirlerine dolandığı hâllerde gövermekte; işi bitip ipliği pazara çıkarılınca da, kullanılıp bir kenara atılmaktan kurtulamamaktaydı.
O yüzden, Batı’nın senyörler, aristokratlar ve ardından da burjuvazi ile yaratmış olduğu tarihsel kapitalizmle; Doğu’nun despotlar, devşirme kapıkulları ve giderek kamudan beslenen rüşvet ve rantiyelerle ürettiği o devletçi sömürü düzeni, hiçbir vakit aynı kapıya çıkmayacaktır.

FERSUDELEŞMİŞ BİR SİSTEMDE SEÇİM BEKLENTİSİ

Biraz palazlanmaya, rakip olma olasılığının kurdu biraz içlerini kemirmeye görsün, Osmanlı’da sultanların, kafasını uçurup malına el koymadığı kapıkulu paşası hemen hemen yok gibiydi.

Doğu’da vergi kaçırmak, ruşvet vermek geleneksel bir alışkanlık olmasına rağmen bir yandan da hayırsever görünmek, çelişki gibi gelse de aslında değildi. Çünkü hayır işleri ve imaret maksadıyla ihdas edilen “vakıf” gibi kurumlar, aynı zamanda harcamalar esnasında içinden kendilerinin de para çalabilecekleri bir çözüme yarıyordu.
Bu işlerin şimdilerde dahi nasıl yürüdüğünün değerlendirmesini, son yıllardaki gelişmeleri de anımsatarak, sizin ferasetinize bırakıyorum.

Netice olarak devlet, tüm zenginliklerin üleştirilmesinde tek yetkili olduğu için, onu kim ele geçirirse toplumu parmağında fırıldak gibi oynatmaktadır.

Eğer devlette borusu öten kapıkuluysa orada “askerî vesayet”ten, siyasi partinin yargıyı, polis teşkilâtını ve istihbarat örgütlerini arkasına alarak monarklaşmış lideriyse bugün yaşadığımız Devlet parti devleti “sivil vesayet”ten bahsolunacaktır.

Sonuçta bunlarla hiçbir yere varılamaz.

Kime değgin olursa olsun, devletin bu çirkin özü değiştirilmeden ne demokrat olunur, ne de ülke huzur bulur.

Türkiye’de, devletin bu yapısıyla sistem fersudeleşmiş durumda, kritik bir seçimin beklentisi içerisindeyiz. Bu, Milletin iradesiyle- millete rağmen gelişen irade. İstikrarla-kaos. Güvenlikle- belirsizlik. AKP’siz Yeni Türkiye’yle eski Türkiye arasındaki seçim olacak. Bu, Türkiye’nin yol ayırımındaki son seçimi olacak. Bu, geleceğin seçimi olacak! Gelecekteki gün, eskiyi düzeltme değil, yeniyi inşa etme günü olacak. Türkiye ya fabrika ayarlarına dönecek, yeniden laik, sosyal bir hukuk devleti olacak ya da Ortadoğu bataklığındaki ülkeler gibi biat sistemiyle yönetilen, sömürülen, kadınları öldürülen, hor görülen, gençlerinin yeni ufuklara kaçmaya çalıştığı bir kabile devleti olacak. Bunun seçimini yapın kimse kim, oyumuzu adaya değil, Türkiye’ye vereceğiz.

İşimiz çok zor..

SANDIKTAN TEK ADAMIN İRADESİ Mİ ÇIKACAK YOKSA MİLLET İRADESİ Mİ ?

2023 Haziranı’nda yapılacak seçimlerin iktidarca manipüle edilebileceği konusunda yaygın bir kanaat var. Bu kanaati doğuran nedenleri de çok yaşadık. Bizzat Cumhurbaşkanı, Üsküdar seçimlerinde dalavere iddiaları için “Atı alan Üsküdarı geçti” demişti… Özellikle İstanbul seçimlerinde oynanan ayak-hukuk oyunları, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) üstelik sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimini iptali, seçim sonuçlarını AKP’nin bir türlü kabul etmemesi… İstanbul seçimlerinde oy torbalarının üzerinde sabahlayan milletvekilleri resmini düşünün… İktidar elemanlarında iradeye saygının olmadığının daha çok örnekleri var.

En son seçim yasasında, il ve ilçe seçim kurullarının başkanlarının ve üyelerinin kıdem esasına göre belirlenmesi kuralı kaldırıldı, kurul başkan ve üyelerinin birinci sınıfa ayrılmış hâkimler arasından kura ile belirlenmesi kondu. Ve üstelik henüz iki yıl daha görev süreleri bulunan kıdemli kurul başkan ve üyeleri görevlerinden atılıyor, yerlerine kurayla belirlenecek yeni kurul başkan ve üyelerinin yerleştirilmesi öngörülüyor.
YSK’nin tam da oy kullanma anında damgalanmamış pusulaların da kullanılabileceği gibi kararları, iktidarın beklentilerine uygun bir yargı profilinin işbaşında olacağının kesin işaretleridir. İl-ilçe kurulları ve YSK, tüm seçimlerin tek ve itirazsız karar merciidir. İktidar “sandıktan çıkamazsak, kurullardan çıkarız” şeklinde özetleyebileceğimiz bir anlayışla seçime gidiyor.
Sandık güvenliği için muhalefet özel koruyucu önlemler almak zorunda… Oy pusulaları için özel önlem almak zorunda… iktidarın elindeki tüm devlet güçlerini seçim süreci içinde baskı araçları olarak kullanmasına karşı, muhalefet önlem almak zorunda… Seçmen listelerinin (kütüklerin) doğru yazılıp yazılmadığının kontrolü, hangi tür sahtekârlıkların kütüklerde yapılabileceğini araştırmak… hepsi muhalefetin görevleri arasında… Çift oy kullanılma olasılığına karşı önlemlerden tutun, tüm sürecin yasalara uygunluğunu izlemeye kadar.. hepsi..
Bunların hiçbiri normal bir iktidar, normal bir demokratik hukuk devleti içinde yaşamadığımızın göstergeleri… Batı coğrafyasında, Tayyip Erdoğan gibi bir Başbakan, bir Başkan çıksaydı, ne olurdu? Böyle bir kişi, Erdoğan’ın şu ana kadar yaptıklarını yapmış ve söylediklerini söylemiş kişi, Başkan mıdır, Başbakan mıdır, her ne rütbede, ne görevdeyse, orada kalmazdı. Ne olurdu da kalmaz, kalamazdı, bunun bütün demokrasileri kapsayan bir formülü muhtemelen yoktur. Muhtemelen bu bir “teamül” sorunudur. Her yerde farklı işleyecektir, ama işleyecektir. Çünkü demokrasinin teamülleri herkesin zihninde yer etmiştir. Britanya’da Thatcher’in, Almanya’da Merkel’in gidişi bunun net bir örneğidir; daha önce, savaş kazanan Churchill’in seçim kaybetmesi de başka bir örnekti.
Sandıktan tek adamın iradesi mi çıkacak yoksa millet iradesi mi, kuşkular yoğun. İktidar da güven vermiyor. Milletin iradesini türlü çeşitli yollardan çalabileceği ve iktidarı devretmemek için her şeyi yapabileceği kanaati çok yaygın. Bu tür kişi egemenliğine dayalı rejimlerde bu hep temel sorun.

İKTİDAR VERİLMEYECEK (MİŞ)

Hatırlayın. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 2021 bütçesi görüşülüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 15 Aralık günü bakanlığının bütçesini savunduğu sırada İYİ Partili Ahmet Erozan’ın, “Bütçeyi iyi kullanın, ikinci yarıda biz devralacağız” şeklindeki uyarısına cevabı :

“Ülkede seçim yok. Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz.”

Siyasal İslam’ın, içinden çıkan oligarşi, devletin rant kaynaklarının dışında yaşayamaz! Alnı secdeye değenlerin hırsızlık yaptığı, haram ve günahtan korkmadığı, zenginleştikçe canavarlaştığı görüldü ve kanıtlandı. Çulsuz Harun’ların yirmi yılda Karun haline geldiği görüldü. AKP’nin, seçimleri mutlaka kazanmak mecburiyeti varlığının işte bu temel özelliklerinden kaynaklanıyor. Balık yalnızca suyun içinde yaşayabilir, doğasına uygun bir ekosistem ister ya; işte öyle bir şey.

Daha önce devletin laik demokratik niteliğini, eline geçmiş olan devlet erkini, cebir şiddet yerine ikame edip manevi cebir unsuru olarak kullanarak değiştirmiş olanların bunu bir kez daha denemekte beis görmeyecekleri aşikârdır. Onların, böyle bir girişimde bulunmalarını engelleyecek hukuk, adalet duyguları veya ettikleri yemine sadakat kaygıları yoktur. Bir kez daha, gönül rahatlığıyla sivil darbeyi deneyebilirler.

AKP toplumu bulduğu şekliyle teslim etmeye niyeti yok. Cumhuriyet tarihinin topluma vermek istediği ve vermeye çalıştığı biçime toptan muhalif. Bu bakımdan onun karşıtı olmasına rağmen “toplum mühendisliği” konusunda onunla aynı yerde duruyor. 2002’den beri de tek başına iktidar olmayı başarmış durumda. Bu hedefe bir kere kavuşmuşken. Bunu elden kaçırma ihtimalini… Evet, bir süredir bu ihtimal karşısında ne hallere geldiğini gözlemlemekteyiz.

Siyasal İslam bu. Peki geride kalanlara ne düşüyor. O ekosistemi kabullenmek, “boyun eğmek”, susmak… Ya da ufkunun dışına doğru ilerlemek… Bir yolunu bulmak gerekecek… Sessizliği yırtacak gür sesli, güçlü, kararlı kitlesel bir koro gerekecek… “Olacak” yetmez, “biz yapacağız” diyen bir koro!

23 Haziran’da İstanbul halkında ve Türkiye’nin tüm büyük şehirlerindeki halkta, oluşturulduğu böyle bir koro ile kendisine dayatılan bu zor oyunu bozabildi, milletin gücünü bütünüyle, yasal olarak, tüm vicdanları harekete geçirerek bozabidi. Önümüzdeki seçimlerde de, kimsenin geçmişine, kimliğine, inancına, yaşam tarzına, mezhebine bakmadan “Gel el ver, ülkemizi beraber yeniden inşa edelim” diyecek bir anlayışa ihtiyaç var. Evet, iktidarın büyük bir devlet gücü ve trilyon parasal gücü var. Milletin de vicdanı.. Kendisi, varoluşu…

reklam

YORUM ALANI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.