Advert
Advert
SON DAKİKA
Advert

CUMHURIYET’İN YENİDEN RESTORASYONU İÇİN SEÇİMLERE GİDERKEN

Son Güncelleme :

29 Mart 2023 - 0:04

reklam
CUMHURIYET’İN YENİDEN RESTORASYONU İÇİN SEÇİMLERE GİDERKEN
reklam

CUMHURİYET’İN YENİDEN RESTORASYONU İÇİN SEÇİMLERE GİDERKEN

Yaklaşık iki asırdır yeni bir modernite oluşturmaya gayret edilen tarihimizde Tanzimat, Osmanlı olmaktan vazgeçmeden, modernliğin yeni normlarına adapte olmanın, bu topraklara has bir modernliğin Osmanlılık içinde aranmasının hikâyesiydi. Son zamanlarda siyasi langajda birinci “Restorasyon” olarak adlandırılan bu ilk modernlik tarzı, bir yandan 1789 Fransız İhtilali’nin estirdiği özgürlük ve insan hakları rüzgârlarının Osmanlı diyarlarına ulaşması, bir yandan da imparatorluğun erime, hatta ortadan kalkma korkusu, Bab-ı Ali’yi arayışlara yöneltmesiydi. Gerek “Islahat Fermanı” gerekse “Tanzimat Fermanı” işte bu arayışların ürünüydü. Bu reformlar “Kadim değerler”i savunanlar ile “Modernite” yanlıları arasında bugüne kadar süregelen ayrışmanın tohumlarını attı. Bu tarihî süreçte siyasetin gerçekte liberal bir anlayıştan ziyade “yeni”nin, kendisiyle rekabet edemeyeceği varsayılan, “eski”yi tedricen ortadan kaldıracağı varsayımıyla, yasaklayıcı modernleştirmeciliğin doğuracağı tepkilerden kaçınma isteminden kaynaklandığını belirtmek doğru olur. Buna karşın bu yaklaşım neticede bir değil çok sayıda “modernlik” olabileceği ve geleneğin de kendisini modernlikle bağdaştırarak yeni modernlikler yaratılmasına katkıda bulunabileceğinin anlaşılmasına yardımcı olmuştur.

İkinci “Restorasyon”, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından imparatorlukların dağılma sürecine girmesinin tetiklediği travma, ancak “ulus devlet” ile aşılabilirdi. İttihat ve Terakki cemiyetinin başını çektiği Türkçü siyaset arayışı, Tanzimat dönemiyle mukayese edildiğinde açık bir karşı devrimdi. Osmanlı sözcüğünü kullanarak Osmanlı’yı yıkmanın, egemenliği sadece hakim milletin etnik kimliğine oturtarak dışlayıcı bir vatandaşlık üretmenin başlangıç yıllarıdır o dönem… Bu tarihî dönem içerisinde İttihatçı mantığın da kendine uygun bir modernlik tasavvuruna ihtiyacı oldu ve bunu elitist bir bilimselcilikte buldu. Cumhuriyet döneminde laikliğin ‘bilimsel’ bir yaklaşım olarak görülmesi de, Türklüğün tarihini ‘bilim’e dayama çabaları da hep modernlik adına yapılmış ve devletçiliği dokunulmaz hale getirmişti. Ne var ki bu anlayış Batı’dakinin tam aksi yönde gidilmesini, kamusal alanın daralmasını, devlete biat eden, ne söyleyeceğini, nasıl davranacağını devletten öğrenen bir ‘vatandaş’ın yaratılmasını ifade etti. Söz konusu ideolojik tavrın doğal sonucu devletçilik adı altında elitizmin siyasete egemen olmasıydı. Bu sürecin devamı mümkün gözükmüyordu; “Yeni Dünya Düzeni” Türkiye’yi daha çoğulcu bir sisteme zorluyordu ve CHP’nin yönetimde kalması garanti değildi. Çok partili sisteme dayanan ‘demokrasi’ rejimine geçilmesi gerekiyordu.

Çoğulcu bir modernlik anlayışı

Türk siyasetinin liberalleşmesini öngören “Dörtlü Takrir” (Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’yi kurmalarını tetikleyen önerge) üçüncü “Restorasyon”un harcını oluşturdu. Mustafa Kemal-İsmet İnönü çizgisinin kurumsallaşması ve siyaset üstü konumunun sabitleşmesi gerekiyordu. Ordu bu işlevi sahiplendi; böylece bir askeri vesayet rejimine geçildi… Çok partili sisteme dayanan ‘demokrasi’ rejimin dış yüzüydü sadece… Rejim, bütün önemli konularda askeri vesayetin tahakkümü altındaydı. Dolayısıyla, 1950 sonrası Türk modernleşmesi, her ne kadar Tanzimat sonrası “Osmanlı modernliği”’ne benzerse de, çoğulculuk ortamında sahneye konulmuş yasakçı/baskıcı/otoriter bir modernleşme özelliklerini taşıyordu. Özal dönemi öncesi Türk modernleşmesinin temel sorunu ise yukarıdan aşağıya yapılmaya çalışılmasıydı. 1983’ten sonra (28 Şubat süreci benzeri parantezler bir kenara bırakılırsa) bir yumuşama gözlendiği, kitlelerin bu alandaki tercihlerinin de göz önüne alındığı, farklı modernlikler olabileceğinin kabullenildiği doğrudur; ama gerçek anlamıyla yukarıdan aşağıya empoze edilmiş, çoğulcu bir modernlik anlayışının son otuz beş yıla ait bir gelişme olduğunun vurgulanması gerekir.

Dördüncü “Restorasyon”, demokrasi ve artan özgürleşme mecraları sayesinde son tarihî dönemde, sessiz devrim ve Kemalist Cumhuriyet’in laik ulusun azınlık seviyesine çekilmek zorunda kalmasıydı. Daha da önemlisi Türkiye’nin bir yeniden uluslaşma süreci yaşaması, inançlarına saygı duyulmamış İslami kitlelerin haklarına kavuşturulması, Müslümanlığın merkeze alındığı yeni millet anlayışı ile kendi milletiyle ve kendi hâkim tek parti (AKP) rejiminin oluşmasıydı. İlk etapta birçok kişi, modernlik konusunda, AKP olgusunu nasıl değerlendirmek gerektiğini bilemiyordu. Çünkü onların beklentisi, özgürlük ve eşitlik türü ideallerin ancak sekülerleşen toplumlarda olabileceği görüşündeydi. Dışarıda ve içeride birçok ‘laik’ kimlik sahibi, Hristiyanlığın modernliğe daha yatkın olduğunu, Müslümanlığın bunu beceremeyeceğini düşünüyorlardı. Oysa itiraf etmek gerek ki, Türkiye’de tam da bu beklenmeyen, ihtimal verilmeyen süreç gerçekleşti – mevcut iktidarın ilk 10 yıllık döneminde. AKP, AB’nin ipine sarıldı, toplumun geniş kesimlerini kucakladı, askeri ve yargısal darbe girişimlerini, toplumun desteğiyle defetti. Ancak bu değişim dinamiğinin karşısında kültürel serbestlikle siyasi/İslami/muhafazakârlığı birleştiren bir cephe bulunuyordu. Halen varlığını gösteren söz konusu cephe liberal değerleri savunmuyor… Çünkü bireyselliğe değil, otoriter laiklikte buluşan bir İslamcılığa dayanıyor. İslamcılık ise farklı tonlarda da olsa ‘modernizm’e karşı radikal bir tepki. Ama tam da bu nedenle modern bir ideolojidir.

Geçen son 10 yılda Tayyip Erdoğan ve ekibi referanslarını bu dinî ideolojiden almaya özen göstermekte. Dolayısıyla onların kendi eylemlerini, yaptıklarını, yapmak istediklerini bu referans çerçevesi içinde anlamlandırıp, siyaset perspektiflerini artık ‘muhafazakâr demokratlık’ değil, İslamcılık düşüncesi belirliyor ve giderek daha net bir şekilde Avrupa Birliği ve değerlerinden uzaklaşıyorlar. Örneğin, konu kadın olduğunda, birisi kalkıyor “kadın sokakta kahkaha atmasın” diyebiliyor. Bir başkası, hamile kadının sokakta dolaşmasını engellemeye çalışıyor. Bir başkası, kadınların spikerlik yapamayacağını söyleyebiliyor. Bir başkası, kadınların sezaryenle doğurmasını yasaklamaya gayret ediyor. Bir diğeri, kadınların annelik kariyerinin dışında başka bir kariyeri merkeze almaması gerektiğini savunuyor…

‘Muhafazakâr demokrat’ın ‘u’ dönüşü

Dahası da var: Artık dini olmayanın, dahası dindar olmayanın veya dini inancını iktidar seçkinleri gibi tanımlamayan, gündelik hayatını bu şekilde düzenlemeyen herkesin, ‘bu ülkenin çocuğu’ sayılmayacağı, dışlanacağı, ‘Batı taklitçisi şebekeler’, ‘hainler’, ‘işbirlikçiler’, ‘paralelciler’, ‘içerideki düşmanlar’ olarak tanımlanacağı, bir devrin başında olduğunu hisseden vatandaşların sayısı gün geçtikçe artmakta. İktidarın, demokratik yönetim tarzından uzaklaşarak otoriterleşmeyi kendine kılavuz edinmeye kalkışması da Türkiye’de her alanda bir geriye gidiş olduğunu bariz bir şekilde gösteriyor. Oysa yakın zamana kadar, Türkiye, geniş bir kesimde dünya için beklenmedik bir lütuf, İslam’ın demokrasi ve kapitalizmle bir arada olduğu hareketli bir örnek, bir model olarak görülüyordu.

İktidarın uzunca bir süre “İslamcı gömleğini çıkardığını” ve merkezine AB üyeliğini koyduğunu ilan ederek ‘muhafazakâr demokrat’ diye kendini tanımlayıp mutlak güç sahibi olma yolunda belli bir mesafe aldıktan sonra tekrar İslamcılık siyasetine soyunması, laikçi çevrelerin dindar/muhafazakâr siyaset ve siyasetçilere karşı önyargılarını doğrular bir hal alıyor. Bu süre içinde Recep Tayyip Erdoğan bu anomalinin (aykırılık) tutsağı oldu. Cumhuriyet ve demokrasinin temeli ve oksijeni olan güçler (kuvvetler) ayrılığı ilkesi güçler birliğine dönüştürülerek Cumhuriyetin özerk kurumları olan Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay ve Yargıtay özelleştirildi. Böylece yasama, yürütme ve yargı işlevsizleştirerek özdeşleştirildi ve bir Baş yücelik (tek adam) rejimi kuruldu. Kendi güvenliğine hizmet etmeyecek tüm aktörleri silikleştirme, ellerindeki toplumla etkileşim imkânlarını alma ve Cumhurbaşkanı’na bağlık dışındaki meşruiyet araçlarını yok etme fırsatını buldu.

14 Mayıs seçimleri yaklaşırken bir dönem tek nefeste onlarca aktörü sayabilen bir harekat; kendi dışındaki tüm isimleri tasfiye eden, anlamsızlaştıran, etkisizleştiren ve sonunda tek başına kalan Erdoğan, tek amaç “iktidar bekası” hedefine odaklı seçimlere gidiyor. Karşısında ise, kurduğu bu ucube alaturka “Șahsım Devleti” rejimine son verip Cumhuriyet’in kuruluşunda yaşanan yeni bir parlamenter demokrasi restorasyon’unu sağlayacak 6’lı Masa bileşiminden oluşan Millet İttifakı bulunuyor.

Türkiye tarihinin en kritik seçimi

 14 Mayıs 2023 seçimi, kurtuluştan sonra, Türkiye tarihinin en önemli dönemecidir. Tarihe de “dünyanının kaderini değiştiren olaylardan birisi” olarak geçecektir. Seçimin ana konusu ülkeyi bundan sonra kimin ya da kimlerin yöneteceği konusu değildir; ülkenin nasıl yönetileceği konusudur. Bu seçimle Türkiye; Ya iktidarın devamına karar vererek ülkeyi “Despot bir Ortadoğu Emirliği” yapacak, Ya da; İktidarı değiştirerek ülkeyi “Uygar ülkeler topluluğu”nun yetkin bir ülkesi yapacaktır.

Geçmişte olduğu gibi bulunduğum Bordeaux Konsolosluğumuzda – depremde kaybettiğim yakınlarımı, yerle bir olan Antakya’mı düşünerek – oyumu kullanacağım. İçimde hem hüzün hem mutluluk umut var.

Seçimde iki büyük yarışmacı var : Millet ve Cumhur ittifakları ile adayları Erdoğan ve Kılıçdaroğlu.

Her iki tarafta da tahkimatla ilgili kimi kırılganlıklar ve boşluklar göze çarpıyor.  AKP’nin yirmi yılı geçen iktidarı eski gücünü belirli ölçüde kaybetmiş gibi gözüküyor ama bu “ölçü” ne ölçüsüdür, onu pek bilmiyoruz. Bugün de AKP “birinci parti” olarak çıkıyor birçok ankette. Erdoğan en yüksek oyu alacak kişi olarak görünüyor. Belli ki azımsanmayacak bir destek var arkasında. Cumhur İttifakına davet edilen Yeniden Refah Partisi Başkanı Fatih Erbakan “seçimlere tek başımıza giriyoruz ve ben de cumhurbaşkanı adayıyım” açıklamasının üzerinden 48 saat bile geçmeden Cumhur İttifakına katılacağını bildirdi. Keşke akıllara takılı kalan sorunun yanıtını bilsek: “Ne istediler de verildi?”

 “İnanç/ahlak ve Kürt meselesi olmak üzere iki siyasi ağırlık merkezine sahip olan, Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp sözde Kürt-İslam devleti kurma hayali olan Hizbullah’ın siyasi ayağı            HÜDA-PAR’ın da cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip Erdoğan’ı desteklemesi, milletvekili seçimlerinde de AKP listesinde yer verilmesine mutabık oldu. Bu da muhafazakarların alışık olduklatı ancak BBP ve MHP bakımından bir rahatsızlık kaynağı oluşturuyor. Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, son günlerde HÜDA-PAR ile Hizbullah arasında bağ olmadığını iddia eden Bahçeli’ye yanıt verdi: “Bugün bir katiller sürüsünün siyasi partiye dönüşmesi dönemi yaşıyoruz. Bahçeli cumhuriyet ilkelerine karşı HÜDA-PAR’ın ayrımcı parti politikalarını nasıl hazmedebiliyor?”

Cumhur İttifakı’nda bir başka kırgınlık, AK Parti’yle ilgili cazibe azalışını ima eden kimi gelişmelerden kaynaklanıyor. Mehmet Șimşek’in, Erdoğan’ın davetini kabul etmemesi bu konuda tipik örnek oluşturdu. Bu ve benzer haller, muhafazakar kesimin kimi katmanlarında, iktidarın çekiciliğiyle, seçim kazanma gücüyle ilgili kimi sorular sorduruyor, hatta bir “kaçış havası” yaratıyor.

Millet İttifakı’nda da boşluk itibarıyla çok farklı değil. Burada tartışma daha çok Cumhurbaşkanlığı seçimi etrafında oluyor. İlk kırgınlık Muharrem İnce’yle ilgili. İnce’nin son yapılan kimi araştırmalarda yüzde 10’luk bir oy potansiyeline sahip olduğu görünüyor. Siyaseti ve öneriyle öne çıkan bir kişi olmadığına göre, (geçici olması da muhtemel) bu yükselişi toplumsal-siyasal tepki hallerine bağlamak gerekiyor. Ben İnce’nin adaylığının anasının ak sütü gibi helal ve hakkı olduğunu düşünüyorum. Ancak kitabın ortasından şu notu da bir köşeye koymakta yarar var: İnce’nin alacağı oylar, kendisini ikinci tura taşımayacağı gibi muhalefetin ortak adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçimi birinci turda kazanma ihtimaline darbe vurabilir. Belli ki İnce bu gerçeği göremeyecek, görse dahi umursamayıp geri adım atmayacak, ama artık bu gülünçlüğe bir son vermesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Zira bundan sonrasının kendisi için onurlu bir çıkışa evrilmesi pek mümkün gözükmuyor. Bugün karşında mücadele verdiğiniz parti-devlet rejimi, sırf kişisel öfkesi yüzünden kendisine sığınanları soytarıya çevirip bir kenara fırlatmasıyla meşhur. İnce, belki A Haber’den, şundan bundan, daha evvel görmediği ilgiyi görecek, daha önce ‘sarhoş’ imalarıyla aşağılandığı masalara oturacak. Ama adaylıktan çekilmezse 14 Mayıs 2023 gecesi, İnce için 24 Haziran 2018’den de yıkıcı olacak. “Adam kazandı”yla değil, ‘Adam kazandırdı’yla hatırlanacak; lanet gibi, küfür gibi…

Millet İttifakında ikinci bir çatlak noktası, CHP-HDP-İYİ Parti üçgeninde ve dengesinde yaşanıyor. Söz konusu olan, İYİ Parti ve HDP’nin Kılıçdaroğlu’na destek verecekleri hassas ve dolayımlı bir denge. Kılıçdaroğlu ve HDP, bu konuda son derece temkinli davrandılar. Meclis buluşmasını önceden ilan etmediler. HDP, aday göstermeyeceğini açıklarken “Kılıçdaroğlu’nu destekliyoruz” demedi. Görüşme sonrası yapılan açıklamalarda demokrasi vurgusunun ötesine geçen unsurlar yoktu. Buna rağmen İYİ Parti tarafı huzursuzlandı. Akşener, grup konuşmasında Nevruz üzerinden HDP’ye yüklendi. Ağıralioğlu ise HDP-CHP temasıyla ilgili, açtı ağzını yumdu gözünü…

Cumhur ve Millet ittifaklarında bu görüntü, bu boşluklar ve zaaflar seçimi, seçime giden yolu nasıl etkiler?

Mevcut koşullarda cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turda bitmesi oldukça zor görüyor. Son yapılan araştırmalar ise ikinci tura ilişkin olarak Erdoğan ve Kılıçdaroğlu’nu 1-2 puan farkla baş başa gösteriyor. Kararsız aday oranı ise hala 10’un üzerinde.

Sonuçta, “AKP iktidarı badiresinden kurtulabilecek miyiz?” sorusu herkes gibi benim kafamı da sürekli kurcalamakta. Muhalefet kendinden emin, “Evet” diyor, “kurtulacağız.” Ama onların bu güveninden çok iktidarın bana güvensizlik işareti gibi görünen davranışları, bilhassa tepelerde gerçekten ‘kaybetme’ rüzgarların esmesinin görüntüleri umut veriyor. “Bunlar böyle davrandıklarına göre galiba gidiyorlar” diyebiliyorum.

https://ikinciyuzyil.com.tr

 

reklam

YORUM ALANI

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.